tvarsivi.com üzerindeki televizyon programlarını bilgisayarınıza kaydetmek ve internete yüklemek


Merhabalar,

Bu yazıda sizlere tvarsivi.com sitesindeki bir televizyon programını bilgisayarınıza nasıl kaydedebileceğinizi anlatacağım.

tvarsivi.com çok fazla kişi tarafından bilinen bir site değil aslında ama bence çok kullanışlı olmasa da harika bir hizmet… tvarsivi.com’da pek çok televizyon kanalına ait içerik arşivleniyor ve ücretsiz olarak herkesin erişimine sunuluyor. Bu sayede kaçırmış olduğunuz programları daha sonradan izleyebiliyorsunuz.

Fakat izlemekten de öte istediğiniz bir programı bilgisayarınıza kaydetmek ve internete yüklemek istiyorsanız işiniz biraz zorlaşıyor. Çünkü bu site dakika bazlı işliyor. Yani televizyon yayınlarını birer dakikalık videolar olarak saklıyor ve size de ardarda bu videoları göstermek suretiyle izletiyor. Bu yüzden siteden bir televizyon programını bir çırpıda indirebilmeniz mümkün değil.

Bu siteye bedavadan üye olarak kendi içerisindeki “youtube’e aktar” fonksiyonunu da kullanabiliyorsunuz. Yani eğer youtube üzerinde bir kanalınız varsa, tvarsivi.com üzerinden youtube bilgilerinizi girmek ve istediğiniz televizyon programının aktarmak istediğiniz dakikalarını belirtmek suretiyle ilgili programı kolayca youtube kanalınıza transfer edebiliyorsunuz. Bu özelliği bir zamanlar denemiştim ve çok da memnun kalmıştım… Fakat geçenlerde tekrar denediğimde bu özellik çalışmadı. (Bu fonksiyonu kullanarak youtube’e video aktarmanızda bazı dezavantajlar da var. Mesela aktardığınız video uzun bir video ise bunları en fazla 15’er dakikalık parçalar hâlinde aktarabiliyorsunuz. İkincisi de videonun ilk saniyelerine tvarsivi.com logosunun eklenmesi…)

Her neyse… Şimdi sizlere alternatif bir yöntem önereceğim. Bu yöntemi kendim geliştirdim :) Biraz zahmetli olsa da gayet başarılı…

İhtiyacınız olan programlar
1) JDownloader: Çeşitli sitelerden dosya indirmeye yarayan kapsamlı ve bedava bir program.
2) Andy’s Flv Joiner: Flv dosyalarını kalite kaybı olmadan jet hızıyla birleştiren beleş bir program.
3) FLV Cutter: Flv dosyalarındaki fazlalıkları kırpmak için kullanılabilecek ücretsiz bir program. (12.08.2013 tarihli ilâve)

***

Bu programları indirip bilgisayarınıza kurduktan sonra tvarsivi.com sitesine giriyoruz.

Ben örnek olarak internete hiç kimsenin yüklemediği ama mutlaka yüklenmesi ve izlenmesi gerektiğini düşündüğüm “Kırımoğlu: Bir Halkın Mücadelesi” Belgeseli‘nin 5. bölümünü kaydedeceğim şu anda.(Tabiî ki bunun için programın hangi kanalda ve hangi saatte yayınlandığını bilmeniz gerekiyor(bahsi geçen bölüm, 07.05.2013 tarihinde, saat 22:00-22:30 arasında TRT Türk’te yayınlanmıştı).

Şeker ve un hazır, sıra geldi helva yapmaya :)

Önce sitenin sol üst köşesinden tarih ve kanal seçimini yapıyoruz. İlgili tarih ve kanala ilişkin sayfada da saat 22:00’a ilişkin bağlantıya tıklıyoruz. Açılan sayfada sağ tuş tıklayarak “Kaynağı Görüntüle”‘ye tıklıyoruz. Kaynak kod içerisinde “flv” geçen kısmı aratıp buluyoruz. Bulduğumuz bu dosya yolu, belgeselin ilk dakikasına ait videonun adresi… Örnek video yolu ise şöyle:

http: //s2.tvarsivi.com/cache/20130507_220000_115.flv
(http: //s2.tvarsivi.com/cache => Sunucunun adresi, 20130507_220000_115.flv => Dosyanın adı)

Dikkat ederseniz dosyanın adı tarih bilgisini de ihtiva ediyor. Tarih bilgisinden sonra gelen 115 numarası ise TRT Türk’ün kanal kodu…

Bu adresten faydalanarak, herhangi bir metin editöründe, belgesele ilişkin tüm dakikaların dosya adreslerini üretmeye çalışalım. Bu iş kolay olacak, çünkü video adlarının tarih bazlı olduğunu artık biliyoruz. Fakat bir handikapımız var ki, bazı videolar farklı sunucularda olabiliyor. Yani bazı dakikalara ilişkin flv dosyaları http://s2.tvarsivi.com/cache sunucusunda olabildiği gibi, bazı videolara ilişkin dosyalar http://tvarsivi.com/cache sunucusunda, ya da “cache” yerine “cachec” olan sunucularda olabiliyor. Deneyerek göreceğiz artık bunu…

22:00-22:30 arasında yayınlanan belgesele ilişkin adresleri şu şekilde oluşturdum:

http: //s2.tvarsivi.com/cache/20130507_220000_115.flv
http: //s2.tvarsivi.com/cache/20130507_220100_115.flv
http: //s2.tvarsivi.com/cache/20130507_220200_115.flv
http: //s2.tvarsivi.com/cache/20130507_220300_115.flv

http: //s2.tvarsivi.com/cache/20130507_223000_115.flv

Böylece tahminî olarak tüm flv dosyalarının http: //s2.tvarsivi.com/cache/ sunucusunda olduğunu varsayarak tüm adresleri üretmiş olduk.

JDownloader programını açtıktan sonra üretmiş olduğum bu adresleri kopyaladım. Adresleri kopyaladığım anda JDownloader programı bu adresleri otomatik olarak algıladı ve indirilebilir olup olmadıklarını kontrol etti. Bende yukarıdaki 31 adet flv dosyasından 24 tanesinin indirilebilir olduğunu tesbit etti. İndirilebilir olan dosyaları seçtim ve “Continue with selected packages” diyerek sadece bunların indirilmesini istedim.

Şimdi de JDownloader’ın çevrimdışı(offline) olduğunu tesbit ettiği dosyalardan ilkini tvarsivi.com sitesinde açalım ve farklı bir sunucuda olup olmadığına bakarak doğru adresi tesbit etmeye çalışalım. Mesela bende 22:03 dakikasındaki videoyu bulamamış. tvarsivi.com sitesinden bu dakikaya ilişkin sayfaya gidip yukarıda yaptığımız gibi sayfada sağ tuş tıklayıp “kaynağı görüntüle” diyerek flv dosya uzantısını aratalım. Bulduğum adres şöyleydi:

http: //s2.tvarsivi.com/cachec/20130507_220300_115.flv

Dikkat ederseniz üretmiş olduğum adreslerde “cache” olan kısım burada “cachec” şeklinde… Yani muhtemelen bu dosya farklı bir sunucu üzerinde duruyor. O zaman, JDownloader’daki indirilemeyen dakikalara tekrar bakıp indirilemeyen tüm dosyalar için yeniden adresleri oluşturalım.

Bendeki indirilemeyen dakikalar 3., 4., 5., 6., 11., 13., 19. dakikalardı. Yeni adresleri ise şu şekilde ürettim:

http: //s2.tvarsivi.com/cachec/20130507_220300_115.flv
http: //s2.tvarsivi.com/cachec/20130507_220400_115.flv
http: //s2.tvarsivi.com/cachec/20130507_220500_115.flv
http: //s2.tvarsivi.com/cachec/20130507_220600_115.flv
http: //s2.tvarsivi.com/cachec/20130507_221100_115.flv
http: //s2.tvarsivi.com/cachec/20130507_221300_115.flv
http: //s2.tvarsivi.com/cachec/20130507_221900_115.flv

Tekrar bu dosyaları kopyaladım ve JDownloader üzerinden indirilebilir olup olmadıklarını kontrol ettim. Bende 3. ve 4. dakikaları çevrimiçi, diğer dakikaları ise çevrimdışı olarak gördü.

ÖNEMLİ NOT: Dosya isimlerini doğru ürettiğimiz hâlde JDownloader’da bazı dosyalar hâlâ çevrimdışı olarak görünüyorsa o videoları tvarsivi.com üzerinden tek tek açmak suretiyle çevrimiçi hâle getirebiliyoruz. Açmak derken de videoları tamamıyla izlemeyi kastetmiyorum, sadece o videoların üzerinden hızlıca geçmeyi kastediyorum. Yani ben 3. dakikaya ilişkin adresi açtım ve videonun hemen üzerinde bulunan “ileri” butonuna her defasında basmak suretiyle 19. dakikaya kadar hızlıca geldim.

Bu işlemi de yaptıktan sonra az önce indirilemeyen diğer adresleri tekrar indirmeyi denediğimde ise hepsi çevrimiçi(online) olarak göründü. Bu sayede onları da indirdim ve böylece tüm dakikalara ilişkin dosyaları kaydedebilmiş oldum.

Biraz zahmetli mi oldu ne! Ehh olacak o kadar da :)

***

Şimdi küçük bir işimiz daha kaldı: indirdiğimiz bu dosyaları birleştirmek. Bunun için de kullanımı çok basit olan bir program tercih ettim: Andy’s Flv Joiner.

Hadi birleştirelim o zaman şu dosyaları! Uyguladığım işlem adımları sırasıyla şöyle:

1) Programı açtım ve “Add” butonuna bastım.
2) Açılan pencereden indirilen tüm dosyaları seçtim.
3) Listeye eklenen dosyaların sıralı gelip gelmediğini kontrol ettikten sonra birleştirilmiş dosyanın nereye kaydedileceğini ve dosya isminin ne olacağını belirttim ve “Join” butonuna basıp işlemin tamamlanmasını bekledim.

***

Anlatması, kaydetme ve internete yükleme işleminden biraz daha zahmetli oldu benim için ama olsun… Bir kişinin bile işine yarıyorsa ne âlâ.

Sizler de bu yöntemi kullanarak beğendiğiniz ve tarihin tozlu raflarına gömülmesini istemediğiniz önemli televizyon programlarını -eğer daha önce internete yüklenmemiş ise- kaydediniz ve youtube’e yükleyiniz. Şunu unutmayın ki hiç ummadığınız insanlara bu sayede faydalı olabilirsiniz. Eğer bu dünyaya nefes tüketmeye gelmediysek bir faydamız olsun değil mi? :)

***
NOT1: tvarsivi.com sitesine ve sitede emeği geçenlere sağladıkları bu güzel imkândan ötürü çok teşekkür ediyorum ayrıca.

NOT2: Bu yazıda bahsettiğim belgeseli youtube’e de yükledim. Şuradan izleyebilirsiniz. 9 bölümlük bu belgeseli peyder pey youtube’e aktarıyorum. İlgili oynatma listesi(playlist) de şurada.

Enerji mi? Sağlık mı? Farklar ve Ülkeye Katkıları nedir?


Uzun süredir konuşulan ülkemiz gündemini de yoran ve meşgul eden enerji , üretimi faydaları , zararları nelerdir?

Aslında kısa bir araştırmadan sonra nükleer santral mi? termik santral mi vs. enerji seçenekleri lazım mı? Lazım ise de sağlıklı mı? ve sağlıklı bir yaşam alanından değerli midir?
Konuyu açmamda ki sebep İskenderun ilçemize kurulacak olan 2014 ikinci çeyrekte veya daha erken üretime başlanması planlanan ilk termik santralin ardından 2 proje daha ve yan yana olacağı şeklindeki duyumlar çok can sıkmaya başladı.

Öncelikle termik santraller ana maddesi kömür olup su soğutmalı sistemler çok yüksek bacalardan duman tahliyesi ve bu kadar zahmetin arkasından çokta yüksek değerleri olmayan enerji üretim tesisleridir kısa tabiri ile.Yine de enerji üretimidir ve doğal yollardan kazanamayacağımız miktarlarda enerji üretebiliyoruz. Gel gelelim eksileri de çok olan bu yöntem su, hava ve çevre açısından ciddi zararlar da içeriyor.

Nükleer enerji ise 5-6 termik santralin hatta daha fazlasının üretim kapasitesini eş zamanlı ölçümlerde üretebilmektedir. Nükleer santralin aynı şekillerde çevreye verdiği zararlar bulunmakta hatta zararların çoğu ölümcüldür. Ayrıca nükleer atıkları henüz yok edebilmenin (sağlıklı bir şekilde doğaya zarar vermeden) bir yolu yoktur. Atıklar çevreye ulaştığı anda en az 120 en fazla 400 (atığa göre) yılda etkisi gidiyor. Fakat bunların olma olasılığı %10-%15 seviyelerinde.Doğal afetlerin boyutları ve tiplerine göre değişkendir. Bir büyük sıkıntısı da bu santralleri imha etmekte yapmak kadar riskli ve tehlikelidir.

Bu bilgiler ışığında asıl konumuza dönersek; enerji gerçekten ülkemiz için gerekli midir? Güçlü olmak isteyen devletlere baktığımızda enerjinin her türlüsünü elde etmek ve bunları kullanmak ülkemiz adına hem dışa bağımlılığı hemde milletin bekasının artacağı şüphe götürmeyecek kadar gerçektir. Enerjiyi nasıl elde edersek edelim mantığı ise tamamen yanlış ve kurgusaldır. Ülkemizin yüz ölçümü enerjinin sanayilere yakın olması(taşınması) çevre iş gücü vs. vs. gibi birçok husus kurulumlar da etkilidir. Hiç olmasın dışa bağımlı kalalım gibi yorumlar bile yapanlar var ne acıdır ki bağımlı kalıp çoluk çocuğumu başka milletlerin insiyatifine bırakamam bırakmam. Doğal enerji kaynakları ile üretilen enerjiler henüz hala nükleer enerjinin önüne geçemediği için bu tür bir üretim seçeneğinden bahsedemiyoruz.

Kendi fikrim çok fazla termik santral açılacağına günümüz teknolojisini kullanan tek bir nükleer santral çok daha iyi olacaktır. Artık Türk’ün dışa bağımlı kalmaması gerekmekte ve ileri atılımlar gerekmektedir. Şekilde düşünelim birçok iş kolu olmasına rağmen ülkemiz de üretim her alanda neredeyse yok denebilecek kadar az. Teknoloji üreten birimlerimiz üniversitelerimiz var fakat bunların patentleri yabancıda. Neden üretim yok diye teknolojimizi satıyoruz. Enerji belki ilk bacağı değildir anlatmak istediğimin ama artık bir noktadan başlamamız şart.

Karşı çıkanların düşüncelerini de anlayabiliyorum gelecekte yaşanabilecek bir felaket hem çocuklarımıza hem ülkemize çok ciddi zararlar verecektir. Ama risk olmadan büyük kazançlar elde etmek ancak şans oyunlarında mevcut. Devlet büyüklerinin bu tür santralleri nerelere nasıl ve hangi amaçla koyacağını çok iyi belirleyip sıkıntı olsa bile en az zararla kurtarılması için çalışması zaruridir. Bunun için yetişebilecek hatta yetişmiş mühendislerimiz var.

İşin özü 1 veya 3 tane termik santral ile İskenderun ve çevresini çok sıkıntılı ve kömür tozlu günler bekleyecek. İnşallah insanlara ekmek kapısı olur da bir nebzede olsa o amaçtan faydalanırlar.
Zaten herşey tamamlamış artık istemiyoruz demenin de pek bir anlamı yok. Açıkcası 20 yıl sonra vermiş olacağı etki zaten nükleer kadar olur :( diyorum.

Elektronik sigara nedir? Ne değildir?


Elektronik sigara hakkındaki görüşler şu ana kadar hep ikiye ayrılmış durumda. Bir kullanıcı olarak görüşlerimi ve öğrendiklerimi paylaşmak istedim.

Öncelikle elektronik sigaralar “sigara” değildir. Tütün mamulü içermez ve henüz ülkemizde kapalı alanlarda içilip içilmeyeceği muamma olan bir üründür. Yasak demek veya değil demek yanlıştır. Aslına bakarsanız nargilenin bile bu yıl yasal uygulamalara maruz kalmış olması ülkemizin bu konuda ne kadar “ileride” olduğunu gösteriyor.

Öncelikle elektronik sigara sağlık bakanlığı tarafından onaylanmış bir ürün değil(Türkiye için geçerli). Bu konuda elektronik sigarayı sağlık bakanlığı onaylamadı diye bir çok kişi ve kuruluş güvenilmeyen ürün olarak niteliyor. İşin mantık kısmına bakarsak aynı sağlık bakanlığının birçok onaylı ürününde farklı etken maddeler içeren ciddi zararlı ürünler ülkemize her gün giriş yapmakta. Hatta ve hatta nikotinden dolayı onaylamadığı e-sigaralar gibi o zaman nikotin bantları , sakızları gibi ürünlerin onayı ve hatta üretimleri bile ülkemizde mevcut.

Elektronik sigara amacı itibariyle sigarayı bıraktırmak veya azaltmak maksatlı tiryakilere sunulmuş bir üründür. Kendimden örnekle yola çıkıyorum ve günde en az 1 paket sigara tüketirken günde 5-6 seviyelerine ilk günden geldim. Benim görüşüm bırakmak isteyen ve bunu aracı olarak kullanacakların öncelikle dikkat etmesi gereken husus bir amacın belirlenmesi. Mesela ben markete girdiğimde her zaman gözüm sigara reyonuna takılır ve sigaram var mı? diye kontrol ederdim (artık öyle değil). 1 haftada 2 paket sigara bitmemiş durumda ise bu bir başarıdır tiryakisi olanlar anlar. Amacı ve hedefi doğru koyduğunuzda bırakmasanız bile çok ciddi şekilde azalttığı aşikar. Tabi bunu bırakarak süslemek kullananların elinde.

Peki bu alet tam olarak ne içerir. İçerisinde özel bir sıvısı vardır. Sıvı çeşitleri çok geniş yelpazelidir ki bazı kesimler bunun sigarayı bırakıp buna bağımlılık yapacağını bile söyleyenler var(mantıklı :)). Sıvılar da ayrı bir tartışma konusudur. Doktorlar bu sıvılar üzerinde ikiye ayrılıyorlar. Propylene glycol ve glycerol maddeleri çok ciddi çatışmaları ve fikir ayrılıklarına sebep oldu şimdiden(ülkemizde :)). Sözü geçen maddelerin gelen sıvılar içerisinde çok düşük miktarda bulunmasından dolayı insan sağlığına zarar vermeyeceğini savunan guruplar da var. Çok tehlikeli olup ciddi sağlık sorunlarına yol açacağını söyleyenler de.

Son olarak bazı noktaları belirteyim bu ürünler Avrupa’da ve diğer gelişmiş ülkelerde serbest hatta sağlık bakanlıkları veya kuruluşlarının aracılığı ile satılmakta(devlet teşvikli). Diğer bir husus kişi özgür iradesi ile bırakamıyor ve bu ürün yardımcı olacak ise kesinlikle devlet teşvik etmeli; kısaca nedeni şu burada 2 tane maddeden bahsediyoruz kötü olarak sigarada ise 4000 zehirden.
Bu ürünün 0,8mg ,11mg ,16mg ,18mg ve 24mg nikotinli olarak tiryakilik ve kullandığınız sigara türünün içeriğine cevap verebilecek şekilde değerleri bulunmakta. Amaç zaten yüksekten düşük oranlara inip el ağız ve nikotin bağımlılığını kesmek. Tabiki ülkemiz gerçekleri kenara atılamaz olduğu için hatırlatmak istedim ekonomik olarak tütün ve mamulleri ülkemizde ciddi bir gelir. Bunun kesilmesi vergide ciddi sıkıntılara yol açacak olması yukarıda anlattıklarımın ne taraftan bakılması gerektiğini ve neden yasak olduğu konusunu az çok belli edecek durumda sanırım. İşin en kötü yanı ise ülkemizde sigara üzerinden alınan vergi o kadar fazladır ki vatandaş artık ne olduğu belli olmayan kaçak sigaralara yönelmektedir hatta yönelmiştir. Sizce bırakmayı bir şekilde denemek mi daha mantıklı(içinde ne olduğunu bildiğiniz bir ürünle) yoksa kaçak sigaralarla daha sağlıksız bir yaşam mı?

Yurtdışını ucuza arama ve Rebtel üzerine


Ogrebtellogo
Yurtdışındaki bir telefon numarasını mümkün olan en ucuz şekilde, mümkünse internete bağlanma derdi ve uygulama kullanma zorunluluğu olmadan, kendi telefonumdan aramanın yollarını araştırdım dün.

Arkadaşların tavsiyeleri genelde Skype kontörü almam yönünde olmuştu. Ben de ilk başta Skype ücretlendirmesine bir göz attım.
Ücretler fena değildi ama telefondaki ya da bilgisayardaki skype uygulaması üzerinden arama zorunluluğu can sıkıcıydı. Araştırmaya devam ettim. 1045 ve 1095 gibi iki servise rastladım.

Bunların kullanımları çok kolaydı. Aramak istediğiniz numaranın başına bu numaraları ekleyerek aradığınız zaman ciddi anlamda tasarruf etmenizi sağlıyorlar gerçekten. Fakat Skype’a göre yine de pahalılar. Bu alternatifleri de cebe koyarak tırtıklamaya devam ettim. Bir sürü site buldum. Fakat hiçbiri tatmin etmedi beni. Kimisine de güvenemedim. En sonunda rebtel.com‘a rastladım ve site hakkında fikir edinmek adına ilk başta ekşi sözlük’teki ilgili maddede yazanları okudum.

Sonra şu yazıya denk geldim. Meğer Savaş Şakar‘ın günlüğüymüş bu. Yazdığı tarihe ise dikkat çekmek isterim: 7 Ekim 2006 :)

Lafı uzatmayayım. Araştırmalarım sonucunda rebtel’de karar kıldım. Hemen bir hesap oluşturdum ve nasıl kullanıldığını anlamak ve ses kalitesini test etmek için, verdikleri ücretsiz 5 dakikalık süreyi kullanarak Suudi Arabistan’ı aradım. Ses kalitesi gayet iyiydi, konuşma sırasında herhangi bir problem yaşamadım.

Hem ücretlendirmesi hem de kolay kullanımı beni tatmin edince hattıma 10$’lık kredi yükledim.

Şimdi kısaca sistemin nasıl işlediğinden bahsedeyim sizlere.

Önce siteye üye oluyorsunuz ve telefon numaranızı doğrulamak için “verify”‘a tıklıyorsunuz. Tıkladıktan sonra bir robot sizi arıyor, siz de 1 tuşuna bastığınızda numaranız doğrulanmış oluyor. Sonrasında aramak istediğiniz numaraları sitedeki rehberinize giriyorsunuz. Adamlar da bu numaralar için 0 212 ile başlayan bir yerel numara üretiyor ve cep telefonunuza mesaj olarak gönderiyor. Siz de artık İstanbul’u arıyormuş gibi yurtdışını aramış oluyorsunuz. Hatta yurtiçi beleş dakikalarınız da varsa, sadece Rebtel’e ödediğiniz cüzî ücret karşılığında yurtdışı ile gayet ucuza görüşebilmiş oluyorsunuz.

Anladığım kadarıyla adamların pekçok ülkede tahsis ettiği numaralar var. Siz A ülkesinden B ülkesini arıyorsanız, size A ülkesine ait bir numarayı aratıyorlar. Arka planda ise internet üzerinden görüşmenizi iletip B ülkesindeki vatandaşı da yine o ülkedeki kendilerine tahsisli numaralar üzerinden arıyorlar.

Şunu da belirteyim, üye olurken telefon numarası üzerinden üye oluyorsunuz. Kendi numaramla üye olduktan sonra başka bir numara için de üyelik oluşturmam gerekiyordu. Her iki numaradan da yurtdışı araması yapabilmek için ikisine de kredi yüklemek gerekiyordu. Kredi yükleme işlemini yapmadan önce şu siteden bazı ipuçlarını da okumuştum. Buradaki yazıda, herhangi birisi sizin gönderdiğiniz referansı kullanarak üye olur ve rebtel hesabına en az 10$ kredi yüklerse referans olan kişiye de 10$ bonus kredi verileceği belirtiliyordu. Çok güzel değil mi? İşte ben de bu ipucundan hareketle, ilk hesabım üzerinden bir referans bağlantısı oluşturdum. İkinci üyeliği de bu referans üzerinden gerçekleştirerek bu hesaba 10$ kredi yükledim. İlk hesabı kontrol ettiğimde 10$’lık bonusun yüklenmiş olduğunu gördüm!

Ücretlendirmeye siz de göz atabilirsiniz. Ücretler Skype’ın bayağı altında. 10$’lık bonus da cabası…

Yüklediğim 10$ ile Suudi Arabistan’la 90 dakika konuşabildim. Bonusu da hesaba katarsak 180 dakika ediyor. 10$=18Lira dersek, dakikası 10 kuruşa geliyor.

Velhasıl Rebtel’i denedim ve tavsiye ediyorum ihtiyacı olanlara… Siz de eşinize, dostunuza, ihtiyacı olanlara tavsiye edin, denesinler. Yazık, günah bu iletişim çağında operatörlere ödediğimiz uçuk telefon ücretlerine…

Not: Bu arada sitede çeşitli ödeme seçenekleri var. Fakat güvenli ve kolay olması açısından paypal aracılığıyla ödemeyi tercih ettim ben. Siz de kredi kartı bilgilerinizi girmek suretiyle bir paypal hesabı oluşturup, Rebtel’den de paypal’la ödemeyi seçerek basit bir şekilde ödemeyi gerçekleştirebilirsiniz. Ayrıca dolar, euro hesabı açmanıza da gerek yok. Paypal otomatik olarak gerekli dönüştürmeyi yapıyor. Çok azıcık kur farkı var ama o da sorun değil. Mesela 10$ için 18 Lira yerine 18.84Lira kesti benden.

Pomodoro Tekniği üzerine


Pomodoro_technique

Zamanımı bir türlü yönetemediğimden, bir işe doğru düzgün odaklanamadığımdan dolayı son zamanlarda “kişisel zaman yönetimi” konusunda bazı araştırmalar yapıyorum. Geçen seneden beri ilgimi çeken bir teknik vardı ama bir türlü uygulamaya koyamamıştım. İsmi Pomodoro tekniği, tekniğin yaratıcısı ise Francesco Cirillo. En sonunda, tekniğe ilişkin detayları tekniğin resmî sitesindeki dökümanlardan okuyup, kısmen de olsa uygulamaya başladım ve doğru dürüst uygulayamasam da ciddi anlamda faydasını gördüm.

Bu teknik, bizdeki sorunlu zaman algısını tam tersine çevirmeye yönelik olarak, zamanın akıp gidişine değil olayların tamamlanmasına odaklanma felsefesine dayanıyor, kısaca: “Zamanı yenmeye çalışmayın, zamanın akıp gittiğine odaklanmayın. Çünkü stresin, motivasyon kaybının, bitkinliğin, geç kalmışlık hissinin, konsantrasyon bozukluğunun ardında hep bu sorunlu zaman algısı yatar. Siz vakit kaybetmeden öncelik sıralarına göre işlerinizi yapmaya koyulun ve işlerin bitirilmesine odaklanın” diyor özetle.

Pomodoro Tekniği, kısa süreli çalışma(25 dakika) ve ardından da kısa bir mola verme(5 dakika) esasına dayanıyor. Bu 30 dakikalık atomik zaman birimi 1 Pomodoro(İtalyanca’da domates) olarak isimlendiriliyor. Her 4 Pomodoro’dan sonra uzun bir mola veriliyor(15-20 dakika). Özetle bu teknik şöyle tarif edilebilir: “Yapmak istediğin tüm aktiviteleri(uzun ve kısa vadeli işler) içeren bir Aktivite Envanteri hazırla. Bu listedeki aktiviteler için öncelikleri belirle. Her günün başında bu listeden öncelikli aktiviteleri seç ve Günlük Yapılacaklar Listesi‘ne aktar. Her aktivite için tahmini gerçekleştirme zamanını Pomodoro cinsinden belirle ve bu listede işaretleyerek çalışmaya başla. 25 dakika boyunca çalış ama o iş her ne ise, sadece ona odaklan. Mola zamanında ise işle ilgili hiçbir şey düşünme. Egzersiz yap, dinlen, su iç, yürü, rahatla. Çalışma anında birileri gelip çalışmanı bölerse(External Interruptions diye geçiyor. Mesela bir arkadaşımızın gelip bizle sohbet etmek istemesi, telefonun çalması gibi şeyler) ya da sen kendi kendini bölersen(Internal Interruptions diye geçiyor. Mesela facebook’a bir bakıvereyim, e-posta geldi mi acep, ulen şu arkadaşı arayacaktım falan gibi şeyler) bunları da Günlük Yapılacaklar Listesi’nde işaretle. Şöyle ki: ilgili aktivitenin karşısına, her bir içsel bölünme(internal interruption) için bir tane () işareti, her bir dışsal bölünme(external interruptions) için de bir tane (-) işareti koy. Başarıyla gerçekleştirdiğin Pomodoro’ları da bu listede işaretle. Gün sonunda bütün yaptıklarını içeren bir Kayıtlar(Records) sayfası hazırla. Yaptığın aktiviteleri ve gerçekleştirme sürelerini(Pomodoro cinsinden) bu sayfaya kaydet. Aktiviteleri tahmin ettiğin sürede gerçekleştirip gerçekleştiremediğini sorgula ve tahminlerini iyileştirmeye çalış. Aynı zamanda bölünmeleri(interruptions) minimize etmeye çalış.”

Şimdi tekniğin nasıl ortaya çıktığını, tekniğin mucidi olan Francesco Cirillo’dan dinleyelim. Tekniği anlatan kitaptaki Önsöz bölümünden alıntı yapıyorum, çeviride hatalarım olmuş olabilir, idare ediniz:

«Pomodoro Tekniği’nin temelini oluşturan fikir 80’lerin sonunda, üniversitedeki ilk yıllarımda ortaya çıktı.

İlk yıl, sınavlarımı tamamlamanın sevinci yatıştıktan sonra, kendimi bir çöküşün, düşük verimlilikteki bir peryodun ve büyük bir kafa karışıklığının içinde buldum. Her gün okula gittim, derslere devam ettim, çalıştım ama umudu kırılmış bir duyguyla, gerçekte ne yaptığımı bilmeden, zamanımı boşa harcayarak eve geri döndüm. Sınav tarihleri çok çabuk gelip çattı ve kendimi zamana karşı savunmanın hiçbir yolu yokmuş gibi göründü.

Bir gün, her zaman ders çalıştığım kampüsteki sınıfta, sınıf arkadaşlarımı eleştirel bir gözle izledim ve sonra daha eleştirel bir gözle kendime baktım: kendimi nasıl organize ettiğime, başkalarıyla nasıl etkileşimde olduğuma, nasıl çalıştığıma… Şu çok açıktı ki; çok sayıda dikkat dağıtan şey ve kesintiler ile düşük seviyeli konsantrasyın ve motivasyon, hissettiğim bu kafa karışıklığının ana nedeniydi.

Böylece, kendimle bir iddiaya girdim. Bu iddia, yararlı olduğu kadar aşağılayıcıydı da. Kendi kendime şöyle dedim: “10 dakika boyunca hiç ara vermeden çalışabilir misin, ama gerçek anlamda çalışabilir misin?”

Tarafsız bir doğrulamaya, bir “Zaman Asistanı”‘na ihtiyaç duydum ve onu domates(İtalyanca’sı pomodoro) şeklindeki mutfak zamanlayıcısında buldum. Başka bir deyişle Pomodoro’mu buldum.

İddiamı hemencecik kazanamadım. Doğrusu, bu biraz zaman aldı, büyük bir çabaya mâl oldu. Fakat sonunda başardım. Attığım ilk küçük adımda, Pomodoro mekanizmasındaki merak uyandırıcı şeyi buldum. Bu yeni araçla birlikte, kendimi, önce çalışma sürecimi, sonrasında iş sürecimi geliştirmeye adadım. Takım çalışmasının dinamiklerini de gözönünde bulundurma noktasında daha da fazla karmaşık problemleri anlatmaya ve çözmeye çalıştım. Ve yavaş yavaş Pomodoro Tekniği’ni oluşturdum.»

Yazar, kitabın İçerik bölümünde ise şunları söylüyor:

«”Hatırla. Zaman, hile yapmadan her raundu kazanan açgözlü bir oyuncudur.” diyor Baudelaire The Clock isimli şiirinde. Peki zamanın gerçek doğası bu mudur? Ya da bu, yegâne muhtemel zaman algısı mıdır? Daha da genel konuşmak gerekirse, insanlar, zamanla olan ilişkilerinde böyle bir probleme neden sahiptirler?  “Zaman akıp gidiyor” diye düşündüğümüzde tecrübe ettiğimiz endişe(anksiyete) nereden gelmektedir?

Düşünürler, filozoflar, bilim adamları -zamanın kendisini ve insanlarla zaman arasındaki ilişkiyi tanımlamaya çalışma mücadelesi veren herkes- her zaman yenilgiyi kabul etmek zorunda kalmışlardır. Böyle bir bahis gerçekte, kaçılmaz şekilde kısıtlı ve hiçbir zaman tamamlanamamıştır. Sadece pek az kişi, bize gerçekten esaslı bakış açıları sunmaktadır. Örneğin, Bergson(3) ve Minowski(16)’nin çalışmalarına göre, zamanla ilgili olarak birbirleriyle derinlemesine ilişkili olan iki görünüş bir arada bulunuyor görünmektedir;

Oluş(Becoming). Zamanı(saniyeleri, dakikaları ve saatleri) ölçme alışkanlığına sebep olan, zamanın soyut ve çok boyutlu yönü; uzaysal boyutları istiyormuşçasına zamanı eksende gösterme fikri; bir olayın süresi konsepti(zaman ekseninde iki nokta arası uzaklık); geç kalma fikri(bir kez daha zaman ekseninde iki nokta arası uzaklkık)

Olayların birbirini takip etmesi(Succession of events). Zamana ilişkin düzenin somut yönü: uyanırız, duş alırız, kahvaltı yaparız, çalışırız, öğlen yemeği yeriz, şekerleme yaparız, oyun oynarız, yemek yeriz ve yatağa gideriz. Çocuklar, meydana gelen olaylara aldırmaksızın geçip giden soyut zaman fikri gelişmeden önce, böyle bir zaman algısına sahip olurlar(16).

Zaman dair bu iki algıdan, endişeye sebep olanı oluştur. Doğası gereği yakalanması imkansız, belirsiz ve sonsuzdur: zaman geçer, akıp gider, geleceğe doğru seyreder(16). Eğer kendimizi akıp giden zamana karşı ölçmeye kalkarsak, her geçen saniyeyle birlikte daha da fazla yetersiz, bunalmış, kötüleşmiş ve yenilmiş hissederiz. Bizi, işleri başarmamıza muktedir kılan Yaşama Enerjisi’ni(elan vital)(3), hayata olan bağımızı kaybederiz. “İki saat geçti ve ben hâlâ bitiremedim; iki gün geçti ve ben hâlâ bitiremedim.” Anlık bir zayıflıkta, eldeki mevcut aktivitenin amacı, çoğunlukla, artık açık bile değildir. Bunun yerine, olayların birbirini takip etmesi, zamanın daha az endişeye(anksiyeteye) sevk eden yönü olarak görünmektedir. Hatta bazen bu, aktivitenin olağan biçimde birbirini takibini, sükûnet verici bir ritmi bile temsil edebilir.»

Doğum tarihinden kişilik ve ilişki analizi üzerine


Size, benim çok hoşuma giden Secret Language sitesini önermek istedim. Bu site, Gary Goldschneider ve Joost Elffers‘in “Secret Language” üçlemesine dayanıyor. Üçlemedeki kitaplar şunlar:

The Secret Language of Birthdays (Doğum Günlerinin Gizemli Dili)
The Secret Language of Relationships (İlişkilerin Gizemli Dili)
The Secret Language of Destiny (Kaderin Gizemli Dili)

Sitede iki ana kategori bulunuyor. Birincisi, doğum tarihinden kişilik analizi kısmı; ikincisi ise doğum tarihinden ilişki analizi kısmı… Yapmanız gereken ise istenen tarihleri seçmek. Sonrasında ise şaşırmaya hazır olun. Sonuç beni cidden şaşırttı çünkü.

“Astroloji de neymiş arkadaş” diyenlerdenseniz sitedeki şu açıklama belki fikrinizi değiştirebilir:

“This material does not come from astrology, rather, it is a distillation of personality traits found during a 40-year empirical study of more than 20,000 people, organized by birthday.”

Yani amcamız yaklaşık olarak demiş ki: “buradaki içerik astrolojiye dayanmamakta olup, bunun yerine 20.000’den fazla kişi üzerinde 40 yıllık bilimsel çalışmanın sonucu olarak çıkarılan kişilik özelliklerinden oluşmaktadır.”

Bu kitaplardan ve yöntemden, Abdullah Abi’nin şu yazıdan bahsetmesi üzerine haberdar olmuştum.

Konuyla bağlantılı olarak yine Abdullah Abi’nin paylaştığı Astral Tesirler notu da okunabilir. Ne olur ne olmaz diye buraya da aktarıyorum:

Kabul edildiği üzere şüphesiz bu tesirler – herhangi bir tesir gibi – kendi alanında yeterince gerçektir. Ancak ifadenin kastettiği şey – öncelikle sembolik olarak – muhtelif kozmik ( cismani olmasından ziyade latif ) tesirlerin tümünün sentezini temsil eden, bireysel varlıkların konu olduğu yıldızlardır.

Yıldızların bu tesirleri “sembolik olarak” temsil ettiğini söylediğimizde, yalnız “kavramlaştırılmış” ya da sadece mecazi anlamda anlaşılmamalıdır. Zira gerçek ve kesin tekabuliyetleri “makrokozmos”un yapısı üzerine kuruludur.

“Astral tesirlerin” alışılmış kabulü onların bireyliği idare eden faktörler olarak düşünülmesinden ibarettir.
Bununla birlikte bu, meseleye en dışarıdan bakmak demektir. Meseleyi daha derin bakış açısından gözönünde bulundurduğumuz takdirde şu gerçek öne çıkıyor; bireylik eğer açıkca tanımlanmış tesirler grubu ile bağlantılanırsa, bu tesirler grubu, o bireylikte zuhur eden varlığın tabiatı ile ahenk içinde olacaktır. Diğer bir ifade ile, “astral tesirler” bireyliğin ne olduğunu belirliyor olarak görünse de bu gerçek değil, sadece görüntüdür. Meselenin hakikatı şudur; bu tesirler, bireyin tabiatını belirlemez ancak, birey ile çevresi arasında zorunlu olarak var olan uyum ya da ahenkten ötürü sadece onun ifadesi olurlar. Daha önce gördüğümüz üzere, bireyin imkanlarını gerçekleştirmesini mümkün kılan tek başına bu ahenktir ve kendi varoluşunun bütün gidişatı sadece bir inkişaftır.

Yani gerçek belirleme dışarıdan gelmez, bilakis varlığın kendisinden gelir.

Kaynak: Büyük Üçlü, Rene Guenon, İz Yayınları, Shf: 114-115

“Acemî” ve “Adî” kelimeleri üzerine


"Tarihte Acemler (Îranlılar) ile Araplar hiç anlaşamamışlar, özellikle Araplar, Acem halkını hep aşağılamışlardır. Hatta bu konuda o kadar ileri gitmişlerdir ki beceriksiz, toy, tecrübesiz insanlara, İranlı gibi, Acem gibi anlamlarına gelen Acemî sözcüğüyle hakaret etmişlerdir. Arap ve İslâm kültürünün etkisiyle bu hakaret içerikli sözcük, dilimize de girmiştir." Günay Günaydın
http://www.gunaygunaydin.com/?&Bid=160129

"Nitekim Âd Kavmi'nin, zorbaların peşinden gittiği için lanetlendiğini unutmayalım. Kur'an-ı Kerim'de: 'İşte Âd Kavmi!.. Onlar Allah'ın ayetlerini inkâr ettiler. Peygamberlerine isyan ettiler. Böylece liderleri olan her zorbanın emrine uyup gittiler. Onlar bu dünyada da, kıyamet gününde de lanet cezasına tabi tutuldular' (Hûd, 59-60) buyrulmuştur. Elbette müminler, 'âdî'ler (Âd kavmine mensup olanlar) gibi, zorbaların peşine takılıp gidemezler." Ahmet Alemdar
http://www.semerkanddergisi.com/Detay.aspx?YaziID=1022

M. Serdar Kuzuloğlu’nun Sosyal Medya programında yayınlanan çarpıcı bir video


M. Serdar Kuzuloğlu’nun TRT Haber’de Cumartesi gece 00:00’da yayınlanan Sosyal Medya programının geçtiğimiz hafta yayınlanan 28.bölümünde(26 Mart 2011) paylaşılan çarpıcı bir araştırma vardı. Kaçıranlar ve izlemek isteyenler paylaşıyorum.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 340 takipçiye katılın